Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ağustos, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

TIRAŞ OLURKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN EN ÖNEMLİ NOKTA

Şüphesiz ki sevgili dostum Dhalsim, tıraş olmanın pek çok püf noktası vardır ve bu püf noktalarına dikkat etmek hem tıraş keyfini hem de tıraş sonrası hissedilecek ferahlık duygusunu artıracaktır. Tıraştan kast ettiğimin sakal tıraşı olduğunu, başta "palavra sıkmak" olmak üzere tıraş kelimesinin çağrıştırabileceği diğer anlamları kastetmediğimi de peşinen bildireyim. Yirmi beş yıl civarında olması gereken düzenli tıraş olma tecrübeme dayanarak şunu çok net ifade edebilirim ki, tıraş olurken, yani sakal tıraşı olurken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, kesinlikle ama kesinlikle banyonun ışığının açık olmasıdır. Şimdi tabii bunu biraz açmam gerek sevgili dostum Dhalsim. Bazı banyoların doğal ışık kaynağına erişimi bulunur. Dışarıda güneş olduğu zamanlarda bu tip banyoların aydınlatması için bir şey yapmaya gerek yoktur. Örneğin hoş bir cam tuğladan süzülen akşam güneşinden kaynaklanan doğal aydınlatmanın insanın hayattan keyif alma melekelerine yapacağı katkı yads...

şifa

Yağan yağmur şifa getirdi sevgili dostum Mandrake; ben de o şifayı afiyetle kaptım. Öyleyse yatalım uyuyalım, Tabii bir yandan da işler ve de tabii sene olmuş 2016, hâlâ o köprüden geçsen de geçmesen de parasının senden çıkacağını bilmeyen adamlar var. Aynı adamlar bugün 3. köprünün açılışını kutlayacak ama 4 güm sonra milli bayramı kutlamayacak, ve bunu kendi içinde gayet de güzel çözecek, mutlu olacak. İnsan bazen özenmiyor değil. Ne güzel işte,  dün de sosyal medyalara giremedik hiçbirimiz. Bilmeyince daha güzel görünüyor her şey. Şifayı da kaptım zaten.

yağdı yağmur çaktı şimşek

Demek ki sevgili dostum İlhami, arabayı yıkatmamak için yeteri kadar direnirsen sonunda o yağmur yağar ve o araba temizlenirmiş. Ancak bunca zamandır beklenen yağmur nihayet yağarken bile güneşin olması ve o güneşin insanı yakması beni kıllandırmadı değil. Çünkü sevgili dostum, bak burası çok doğru, eğer diyet yapacaksan önce diyet kafasında olman gerekiyor. Herkes dört bir yandan telefon edip "Nerede kaldı bu iş?" derken, "Olm dün Suriye'ye girdik ya lan. Bu işin sonu nereye varacak belli değil. Şuradan iki iş alayım da bari buzdolabı taksidi aradan çıksın." diyorsan, o zaman o buzdolabının kapısı açılır, o peynirler yenir. Siyez unundan yapılmış ekmeği biraz fazla kaçırmış olmaktan korkuyorum. Yalnız bir dahaki yağmurda camları açık bırakacağım ki arabanın içi de temizlensin. Ve de bu da bana dip not olsun:  Herkese yaranmaya çalışırsan kimseye yaranamazsın amk.

buzlu kahve üzerine notlar

Şimdi doğruya doğru, buzdolabında yiyecek bir şey varsa eğer, dünya üzerindeki belki de bir milyar insandan daha şanslısın demektir. O buzdolabını açıp da istediğin zaman istediğin bir şeyi yemene engel olan tek şey yediklerinin göbeğinin üzerinde nasıl duracağına dair kaygıysa eğer, belki de dünya nüfusunun yarısından şanslısın demektir. Ama işin bir de şu boyutu var ki, o da, o buzdolabının taksidinin ödenmesi gerektiği gerçeği. Buzlu kahveyi işte o yüzden pek tercih etmiyorum. Hızlı tükettiğim için. Kahve dediğin ağır ağır içilmeli, sabah açtığın filtre makinesi akşama kadar seni idare edebilmeli. O kahveden tuhaf bir çorap kokusu gelir bazen, olsun, o da içilebilmeli, çünkü sırada daha yattığın zaman dünyayı çok farklı gösteren şezlongun taksidi var.

öğle uykusu

Akşam altıdan sonra, biraz insaflı olanlarınsa akşam dokuzdan sonra hiçbir şey yemememiz gerektiğini söyleyen uzmanların kanaatimce kafalarında oluşturdukları bir dünya var; ve insanlar o dünyada, gece on dedin mi yatıyor uyuyor olmalılar. Halbuki gecenin ikisinde o buzdolabını açıp da peynir yiyorsam eğer sebebi mücver kalmadığı içindir. Tabii, her gün et yememiz gerektiğini söyleyen uzman teyzenin görevi et fiyatlarını ucuzlatmak değil size kendince doğru bildiğini aktarmaksa eğer, akşam altıdan sonra hiçbir şey yemememiz gerektiğini söyleyen uzman da gecenin ikisinde çalışmak zorunda olmamızın sorumlusu değildir tabii ki. Ama şimdi şöyle bir şey var, her gece en az ikiye, çoğunlukla da dörde kadar çalışmak durumunda olmasaydım bile akşam onda yatar uyur muydum? Yoo. Çünkü bir atasözümüzün de çok net ifade ettiği gibi, gece geç yatmak sorun değil, sabah erken kalkmak sorun.

verimlilik artışı üzerine konuşan iki arkadaş

İki arkadaş bir gün konuşuyormuş: "Buzdolabının taksidini ödemek için daha çok çalışmam lazım." demiş biri. Diğeri de ona "Daha çok çalışmaya değil, daha verimli çalışmaya ihtiyacın var." demiş. "Böylece, çalışma saatlerin değişmese bile, çalıştığın her saat için kazancın daha çok artar." demiş. Birinci arkadaş, ikinci arkadaşın bu tespitini çok beğenmiş ve hemen daha verimli çalışmak için ne yapması gerektiğini sormuş. İkinci arkadaş demiş ki, "Mesela," demiş, "değiştiremeyeceğin şeylerle zaman harcama. Enerjini değiştirebileceğin şeylere yönelt. İşine yönelt mesela." demiş. "Mesela siyasete bulaşma. Millete laf yetiştirme. Nasıl olsa seni dinleyen yok. Zamanını ve enerjini boşa harcadığınla kalırsın." demiş. Birinci arkadaş bu önerinin çok doğru olduğunu düşünmüş. Yıllardır, siyasetle ilgili pek çok konuya kafa yormuş olduğu halde kimseye laf anlatamamış olduğunu fark etmiş. Hatta, o kendi bildiğince doğruları başkal...

çeviride 12 açmazı

Hani hepimizin başına gelir ya değerli dostum Drake, bir işi yapmanın ne kadar süreceğini kafanda planlarsın ama o iş uzar da uzar ya, benim hard disk kutusu maceram da ona benziyor biraz. Zira, kutuyu almasına aldım nihayet ama umduğumu bulamadım pek. Yıllar içinde yapmış olduğum işlerin aniden bozuluveren eski bilgisayarımın sabit diskinden çıkacağını umuyordum. Sabit diske dışarıdan erişmek için bunun için yapılmış o kutulardan aldım. Orada değillermiş. Bazen de bir işe elin bir türlü gitmez, uzun süreceğini bilirsin, uğraştıracağını bilirsin, o yüzden bulaşmak istemezsin ama o iş hiç aklının almayacağı kadar kısa sürer şaşarsın. 12 dakika sürer mesela. O iyi bir şey fakat sonrası hüsran olabiliyor. Çünkü kafanda uzun süreceğini planladığın bir iş bu kadar kısa sürünce sen de artan zamanı uyuyarak değerlendirmeye falan kalkabiliyorsun. Eski işlerimin arşivini bulamadım ama en azından eski resimleri falan kurtardım oradan. Resim ve video arşivimi buluta gönderme işlemi devam ed...

tok satıcı ve tek ağaç resmi ve bir adet soundcloud linki

Bazı satıcılar vardır, malını satmayı gerçekten dert etmez. Bugün mesela, oğlanı götürdüğümüz parkın çay bahçesini kiralayan adamın görevlendirdiği akülü araba kiralamacısı öyle bir adamdı. Patronun haberi var  mı yoksa tamamen kendi inisiyatifini mi kullanıyordu bu adam bilmiyorum, ama malı satmakla ilgilenmemesi bir yana, potansiyel müşteri geldiğinde rahatı bozulduğu için keyfinin kaçtığını her şekilde belli ediyordu. Ve eminim bu adam dost meclislerinde hayatın sillesini yediği için şikayet ediyor, kaderin yüzünün ona ne zaman güleceğini merak ediyordur. Ne diyelim, önce senin yüzün gülsün be adam. Gerisi gelmezse o zaman şikayet edersin.

metallica diye bir grup keşfettim, çok süpermiş

Tamam biliyorum, insan bir şeye öfkelendiğinde aslında yaptığı, o şeyin kafa kafasında idealize ettiği durumla alakası olmamasına tepki veriyor demektir; ve tabii biz kimiz ki etrafımızda olan biten şeylerin nasıl olması gerektiğine dair bir fikrimiz olsun? Trafik mesela. İstanbul trafiğinin, özellikle şu Şile Yolu denen ve güya çevre yolu olan ama bildiğimiz şehir içi yolun, günün herhangi bir saatinde sıkışık olmayacağını hayal etmek bizim haddimize mi düşmüş? Ne yapabiliriz mesela? Mesela aklımızı ve teknolojiyi kullanıp yola çıkmadan önce trafik durumunu kontrol edebilir, trafik sıkışık görünüyorsa dağ yolunu tercih edebiliriz. Yolunuz bir 10 - 15 km. kafadan uzar ama en azından ilerlersiniz - o da tabii sizin gibi düşünen diğer birkaç bin sürücüden fırsat olursa. Ya da mesela, aklıma daha iyi bir çözüm geliyor: Başka şehre taşınmak. Evet çok iyi bir fikir. Du bakalım, emlak balonu patlayıp ev fiyatları düşerse, belki.

olmayınca olmuyormuş demek ki

Demin bir film seyrettim. Akşam yemeğini azıcık fazla kaçırmış olmanın verdiği rahatsızlığın etkisiyle hak ettiğinden daha haşin davranıyorum diyeceğim ama işin aslı, o akşam yemeğinin midemde dolaştırdığı gaz bu filmden daha heyecanlıydı. Bir film illa ki heyecanlı olacak diye bir kural yok tabii, ama o film boks filmiyse içinde azıcık heyecan olması beklenir herhalde, değil mi? İşi gücü sabahtan akşama kadar filmlerle uğraşmak olan birinin dinlenmek için de film seyretmesini hayretle karşılayan arkadaşlarım var benim. Onları haklı çıkarırcasına iki saate yakın zamanımı bu kadar boş bir filmle öldürdüğünüz için affedebilecek miyim bilemiyorum. Ne diyeyim, keşke rutinimi bozmayıp Mister No falan okusaymışım ama onun da Haiti'de geçen bir bölümünün seksenli yılların ünlü bir korku filminden direkt arak olduğunu görünce biraz soğudum. Bilemedim şimdi, bu kadar çok film çekilen bir ülkede doğru düzgün senaryo yazacak kimse mi yok, yoksa filmi bu kadar içi boş çekmek kasti alın...

teoride ve pratikte çalışma saatleri

Teoride kısa sürmesi gereken bir işin pratikte umulmadık derecede çok zaman almasının en iyi yanı, ha bitti ha bitecek diye işin başından kalkmadan geçen süre içerisinde yemek yemeği geciktirmek olabilir - ki özellikle, verdiğiniz kiloları göstermemek konusunda inatçı bir direnç sergileyen tartıların olduğu evlerde tercih edilen bir seçenektir. Tabii kahvenin tadı iyiyse. Ama sorunların gerçekçi çözümleri önce sorunları doğru tanımlamaktan geçer, öyle değil mi? Eğer sorununuz umulmadık derecede uzun süren işler yüzünden geciken teslim tarihleriyse, kahvenin tadının iyi olup olmaması hiçbir şey fark etmeyecektir. Bu gibi durumlar için size tavsiyem, bir tabağa semiz otu doğrayıp üzerine bolca yoğurt dökerek afiyetle yemek olacaktır. Bu semiz otu öyle verimli bir şey ki, balkonda saksıda bile bol bol yetiştirebilirsiniz - ama eğer balkonda oğlanın içi su dolu şişme havuzu yoksa.

ama dolmalar gerçekten küçüktü

Nasıl ki biber dolmalarının tek lokmada ağza atılabilecek kadar küçük olması tek seferde yedi tanesini birden yemem için mazeret değilse, öfkenin bir anomali değil insan tabiatının parçası olması da insanın öfkesiyle hareket etmesi için mazeret olmamalıdır. Çünkü bu bahane mevzusu çok ilginç sevgili dostum, insan ilk önce kendini kandırdığı zaman karşısındakini de kandırdığını zannedebilir; ama daha önce de söylediğim gibi, evden çıkıp da bakkala gitmemek için havanın sıcak olmasını, soğuk olmasını, yağmurlu olmasını, rüzgarlı olmasını, saatin erken olmasını, geç olmasını, velhasıl kelam camdan bakıp da o sırada gördüğü herhangi bir şeyi, kedinin elektrik direğinin altına işemesini bile bahane edebilen bir adamın, Antalya'ya sırf evi yalnız bırakmamak için gitmediğini söylemesine ancak kendisi inanabilir. Oysa herkes çok iyi bilir ki, kediler elektrik direklerinin altına işemez. Ben de zaten yedi tane dolma yemedim. Dört tane yedim. O da üç saat önceydi. Üç saat daha dayanabilir...

kahve seven kaplumbağa

TDK'ya bakacak olsak, anomali kelimesinin karşılığı olarak sapaklık diyor ama sapaklık nedir diye bakmaya üşendim şimdi. Hazır torba yasa da çıkmış, TDK dahil ne kadar kurum varsa satışına cevaz verilmişken, ben en iyisi buzdolabının gireceği boşluğun ölçülerini bir kere daha alayım. Çünkü, "öfke anomali midir?" diye soruyorsak eğer ve anomali dediğimiz şey aslında normalden sapmayı ifade ediyorsa, önce normal nedir ona bir bakmak lazım değil midir? Zira genellikle sanılanın aksine normal kelimesi olması gereken ideal durumu değil, bildiğiniz ortalamayı ifade eden bir kavramdır. Bir durumun normal olması demek, o durumun gözlemlenen değerler içindeki ortalamayı ifade ediyor olması demektir. Öyleyse herkes uzun saçlıysa, kısa saçlı olmak anomalidir, ve herkes öyle ya da böyle öfkeli bir tutum sergiliyorsa, öfke, anomali değildir. Tabii kast edilen bu değil de,  çorap teklerinin kaybolmasına iyi kötü alışmışken çatal bıçağın nereye gittiğini sorgulamaksa, dünden kalan f...

buzdolabı ölçüsü

Önce kahveyi az suyu çok koyduğumu düşünmüştüm ama kahveyi iki kat bile koysam kahvenin tadında kayda değer bir değişme görmediğime göre bu suda kesin bir sorun var. Bir günde bitmesi planlanan iş üç günde bitememişse, geriye yapılacak tek şey kahvenin tadını biraz daha acılaştırmak olacaktır tabii ki. Bir de, buzdolabının ölçülerini yedinci kere falan tekrar almak işe yarayabilir. Çünkü mesela o ölçüler önceden yedi kere bile alınmış olsa son bir kere daha mutlaka bakmak gerekir, neme lazım, belki değişmiştir. Ha tabii, buzdolapçı işgüzarlık edip bazen evlerde eğim olduğunu, yükseklik ölçerken sadece ön taraftan değil, dolabın gireceği boşluğun arka tarafından da ölçü almak gerektiğini söylerse sıçtınız, çünkü bu sefer kesin satın almak için girdiğiniz mağazada yarım saat boyunca bir o dolaba bir bu dolaba bakıp bir de üstüne sanki daha önce bu konuları hiç konuşmamışsınız gibi eşi dostu aradıktan sonra aynen geri çıkabilirsiniz.

bozuk tartı bile günde iki defa doğruyu gösterir

Kahveyi az suyunu çok koymuşum bu sefer ama olsun, yine de içiyorum filtremi. O değil de, tatilde geçen on günlük sürede tartının bozulduğuna inanıyorsun da, "boş ver ya, nasıl olsa tatildeyim." diye diye tıkınırken başladığın noktaya aynen geri döndüğüne neden inanmıyorsun? Sonuçta insan evladı, inanmak istediği şeye inanmayı sürdürmek için bin tane bahane uyduracak, ve en başta -bazen de yalnızca- kendini kandıracak elbet. Neymiş efendim, iki yıldır bakkala bile gitmeye üşenen şahıs kişisi ta Antalyalara gidecekmiş de ev boş kalmasın diye gitmemiş. Yes baby, yemedik ama öyle olsun. Bilgisayarın tarihini iki gün geriye atıp mail atsan, sonra da "Ben göndermiştim ama gelmemiş mi, aaa çok şaşırdım." desen belki daha çok adam kandırırsın. Bir de, akşam berbere uğramayı unutmayaydım iyiydi. Ama ben ne yapayım yani, o da sabah on buçukta dükkanı açaydı. Enişteyi tavlada 3 marsla 6 - 1 yendiğimi de ilave edeyim buraya.

iki plaj çantasının ibretlik kıssası

Bu sabah oğlumla birlikte fırına ekmek almaya gittikten sonra berbere olan borcumu ödemek için dükkanının önünden geçtim. Bir çevirmenin berberine borçlu olması başlı başına ibretlik bir hikaye gibi dursa da, durum aslında göründüğü gibi değil. Geçen sefer tıraş olduğumda, para üstünü verecek bozuk parası olmadığı için "Abi sonra verirsin. Mühim değil." demişti. Ondan yani. Yoksa, fırına 4 yaşındaki oğlumla gidip gelmek 45 dakika sürdü, o ayrı. Bir plaj çantası varmış. Plaja hep o gidermiş. Sahibinin bütün plaj yükünü hep o taşırmış. Ama bir gün plaj çantasının sahibi yeni bir plaj çantası almış. Plaja gidip gelirken yeni çantayı kullanmaya başlamış. Eski plaj çantasına da tatilde giymeyi düşündüğü ayakkabılarını koymuş. Tabii eski plaj çantası bu duruma çok bozulmuş. Çok içerlemiş. Yeni plaj çantasıyla sürekli kavga etmeye başlamış. Hani hikaye bu ya, eli kolu olsa gidip yeni plaj çantasını dövecekmiş, o derece yani. Sonra bir gün, bunları şampuan kutusu görmüş ve demiş ki...