Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

çorbanın koltuğa döküldüğü günün ertesinde

Oğlanın biraz burnu aktığı için annesinin okula göndermediği o gün, bizimkinin atamadığı enerjisiyle zencefilli çorbayı koltuğa dökmesindeki işareti görmeliydim. Ertesi gün 55 günlük elektrik faturası, tüketim bedelinin yarısından fazlası tutarında dağıtım bedeliyle gelecek, o gün sular sabahtan kesilip akşamın bir saatine kadar gelmeyecek, sayın bakanımız MTV zammının %40 olduğunu açıklayacaktı. Vakti zamanında büyük heveslerle aldığım tabletin pili 30 dakika ancak dayanır  olduğu için oğlumun Pembe Panter seyretmek için benim cep telefonuma saldırdığı günlerdeydik. Evimizde hâlâ televizyon yoktu ve kısmetse hiçbir zaman da almayacaktık. Ve işte ben tüm bu olumsuz işaretleri fark edemeyerek kendime kahve yapmaya çalışırken en olmayacak şeyi yapmış, artık nasıl bir dalgınlıksa su haznesine kahve bocalamıştım. Üstelik sular hâlâ kesikti ve ben o gün daha bir yudum dahi kahve içmemiştim. Ama işaretlere bakıp böyle bir uğursuzluğun başıma geleceğini tahmin etmeliydim.

kahve makinesinin metal haznesi

Sıradaki yapılması gereken iş  ne kadar uzun ve meşakkatli olacaksa, o işe başlamamak için bulunan geçerli sebeplerin sayısı da o kadar artar. Hele bir de aylarınızı verdiğinizi bilgisayar oyunundaki köyünüz saldırı altındaysa, filtre makinesinin dibinde kalan kahve de buz gibi olduysa, dolaptaki peynirden uzak durmak gerekir. Zaten kullandığım bir özelliği değil ve sırf böyle dijital bir özelliği var diye fiyatının normalde olabileceğinden daha şişik olmasına canım sıkılıyor; ama madem o makineye saat ayarı koydun, bari bir de elektrikler kesildiğinde saatin devam etmesini sağlayacak bir sistem de kursaydın. Ama doğru tabii, bütün özellikleri tek seferde koyacak olursan bir üst modele ne koyacaksın? Neyse, sonuçta kahveyi güzel yapıyor, üstelik haznesi cam değil metal olduğu için oraya buraya çarptığında kırılıp tüm makineyi bir daha satın almaya mahkum etmiyor adamı, bak orası güzel işte. Yoksa, arada sırada herkes yanılabilir tabii, olağan şeyler bunlar.

yedek fare

iPhone'un henüz çıkmadığı, iPod denilen müzik dinleme aletlerinin moda olduğu ve çoktan mp3 çalan taklitlerinin piyasayı kapladığı, öte yandan cep telefonlarından sadece radyo dinlenebildiği o eski ve aslına bakılacak olursanız bugünlerden daha güzel ya da daha naif olmayan yıllarda, farelerde orta tekerlek de olmazdı. Daha eskiden, bilgisayarladaki tek arayüzün siyah ekran üzerindeki beyaz yazılar olduğu faresiz günler de vardı elbet; ve düşünecek olursak, o günler galiba gerçekten de bugünlerden daha güzel, daha naifti. Ya da belki, çirkefin, adaletsizliğin, adam kayırmacılığın hiç eksilmediği bu topraklarda daha güzel ve daha naif olan tek şey o günler değil de bendim. İşte nasıl olduysa oldu, önce fareye sonra da onun orta tekerleğine alıştım. O kadar ki, o tekerlek bozulup da kafasına göre tepki vermeye başlayınca ne tepki vereceğimi şaşırdım. İşlerim bile aksadı. Ama iPhone'dan da, iPod'dan da, konumu fark etmeksizin tekerleklerden de, günümüzün olmazsa olmaz...

mantı hatası

Evden çalışanların çözmek zorunda kaldığı en büyük sıkıntı esnek çalışma saatleridir diyebilirim. İlk bakışta çalışma saatlerini kendisi seçtiği için Pazartesi sendromu mahkumlarının gözünde gıpta edilesi bir özgürlüğü varmış gibi bir görünüm oluşsa da, o özgürlük hissinin yerini çok kısa sürede, "çalışmadığım zaman para kazanmadığım zamandır" hissi alacağı için, serbest meslek erbabı şahıs kendisini birdenbire sürekli çalışan şahıs pozisyonunda bulabilir. Diğer sektörler için ahkam kesmeyeyim ama özellikle, verdiği emekle kıyaslandığında zaten çok düşük kalan ücretlerin artış hızının düzenli olarak tüketme alışkanlığı içinde olduğu birtakım malların fiyatlarının artış hızına yetişemediği çeviri sektöründe çalışan bir serbest meslek erbabı, kendisi için belirlediği birtakım standartlardan taviz vermeden yaşamını sürdürmeye devam edebilmek için çalıştığı saatleri sürekli artırmak zorundadır. Bu da bizi, sürekli olarak çalışınca geriye herhangi bir standart koymaya yetecek k...

zorla alışkanlık olmaz

Trafik,  oluşturduğunuz içeriği görmek isteyen insanları ifade eden bir internet terimi olduğu zaman güzel bir şeydir; ama  işinizi gücünüzü görmek için sabahın köründe kalkıp yollara koyulduğunuzda kendinizi aniden ortasında buluverdiğiniz, aynen sizin gibi işini gücünü görmek için yollara koyulmuş milyonlarca başka insanın içinde bulunduğu araçların yollara sığmamasından dolayı meydana getirdikleri uzun kuyrukları ifade eden bir terimse, o zaman işkencedir şüphesiz. İnternette sağda solda karşınıza çıkma ihtimali gayet yüksek olan, herhangi bir eylemi 21 gün üst üste tekrarladığınız taktirde o eylemin alışkanlığa dönüşeceği savıysa, kanaatimce tamamen zırvadır. Hayatının çok büyük bir kısmını sabah işe gitmek ve akşam işten eve dönmek için trafikte geçiren bir bireye bir gün "Bundan sonra her gün bu trafiği çekmene gerek kalmadı. İşten çıkarıldın." derseniz, o birey, aksi şekilde davranmak için çok geçerli sebepleri yoksa her sabah kalkıp da otobüse binmeye devam etmeye...

elektrik direğinin altına işeyen kedinin sürekli miyavladığı gece

Tıpkı gün içinde insanı bezdiren bir azimle üzerime konmakta inat eden karasineklerin akşam olunca aniden ortadan kaybolmasının sineklerin aslında hiç olmadığını iddia etmek için yeterli bir kanıt sayılmaması gibi, sabah erken kalkmam gerektiği için uykumun geldiğini hissettiğim an kendimi fazla zorlamadan yatağa yattıktan sonra en az bir saat bir oraya bir oraya dönmem de aslında uykumun olmadığını iddia etmek için yeterli bir sebep değildi. Kalkıp bir bardak su içtim, sonra belki sebebi susuzluk değil de vücudumun belirli bir noktasında biriken sıvı fazlasıdır diye ayak yoluna gittim. Ve bu arada, dışarıdaki kedi serenadına hiç son vermeyerek bana uyku tutmayanlar kulübünde yalnız olmadığımı hatırlattı. Ne zaman uyumuşum bilmiyorum ama cep telefonunun alarmıyla uyandığımda saat gerçekten erkendi. Yalnız şunu da belirteyim, normalde sineklerin dahi yaşam hakkına saygı göstermeye gayret eden biri olarak, insanı bezdiren bir azimle üzerime konmakta inat eden karasinekleri telef etme s...

kedinin elektrik direğinin altına işediği gün

Yine çorap teklerini aradığım sıradan bir gündü. Spora gitmiş, gelmiş, duşumu almış, ama pencere önündeki masamın başında çalışırken okuyucunun dimağında lezzetsiz bir his bırakmaması adına ayrıntılarını kendime sakladığım kadar çok gözeneğimden yine terler boşalmıştı. Sehpanın üzerinde unutulmuş ceviz kıracağının bundan henüz haberi olmasa da, akşam dışarı çıktığımda inerken çöpü almayı unuttuğumu fark ederek hayıflanacak, fakat akabinde birkaç saat sonra geri geldiğimde çöplerin henüz toplanmadığını görerek evdeki birikmişleri aşağı indirecektim. Yine de en kötüsü, gittiğim misafirlikteki binaya birkaç ay önce yıldırım çarpınca binadaki fişe takılı aletlerin büyük çoğunluğu gibi aşağıdaki zil düzeneği de bozulduğu için içeriye giremeyecek, telefonlarımı kimse duymadığı için uzun uzun beklemek zorunda kalacaktım. Daha da ilginci, telefonu nihayet açtıklarında zil düzeneğinin tamir edildiğini söyleyip yeni şifreyi söyleyeceklerdi bana. Ve işte tüm bunlar, Eylül ayının sonlarına yak...

Pazartesi Sendromunun Kıymeti

İnsanın bir şeyin kıymetini anca kaybedince anladığını en iyi idrak etmemi sağlayan olay, geçen hafta tam iki kilo birden kaybetmem oldu. Ben de hemen harekete geçip o iki kiloyu misliyle geri almak için elimden geleni ardıma koymadım. Kilo vermenin olmazsa olmazı olduğunu fark ettiğim düzenli gece uykusu meselesini de acilen bitirmem gereken bir iş halletti sağ olsun, böylece hem gece uyumamış oldum, hem de gece uyurken kilo kaybetmek yerine o saatleri ister istemez bir şeyler atıştırarak geçirdiğim için üstüne bir de katmer ekledim. Bu da beni, çok uzun zaman önce kaybettiğim ama işin aslı, kıymetini ancak böyle çok sıkışık günlerde idrak ettiğim başka bir olgunun eksikliğine getirdi: Pazartesi Sendromu. Pazartesi Sendromu denen olgudan şikayetçi olanlar aslında ne kadar şanslı olduklarının farkında değil; çünkü bir insanın Pazartesi Sendromu yaşayabilmesi için öncelikle hafta sonlarını çalışmayarak geçirme lüksüne sahip olması gerekir. Pazar gecesini Pazartesi sabahına bağlayan ...

standart saat

Bazı insanlar konuşmayı sever. Otobüste, vapurda yanlarında oturan hiç tanımadıkları bir insanla sohbet edebilirler. Birilerine bir şeyler anlatmaktan keyif alırlar. Yani, en azından alıyor olsalar gerek; çünkü dışarıdan bakınca öyle bir görüntü veriyorlar. Ben öyle biri değilim. Konuşmayı, hele bir de hiç tanımadığım insanlarla küçük sohbetler etmeyi sevmem. Mesela geçen gün otobüste giderken sıkışık trafikten konu açmaya kalkan gençle hiç muhatap olmadım. İstanbul yine dolmuşmuş, bu trafik daha en az iki ay böyleymiş. Biz sanki bilmiyoruz İstanbul'un dolduğunu. İşte bu sebeple, benim standartlarıma göre 30 saniyede, hadi açtısı kapadısı derken 45 saniyede bitmesi gereken bir telefon konuşması beş dakikaya çıkınca ben buna anlam veremiyorum. Hiç kimseye hiçbir şey katmayan bir telefon konuşmasının olması gerekenden 4 dakika 30 saniye daha uzun sürmesi yüzünden, makineden çıkarttığım 10'a yakın çorap tekinin hiçbir yerde yokmuş numarası yapan diğer teklerini arama mücadel...

sabah kahvesi

Sağlıklı beslenmenin önemine inanan biri olarak, sabah kalkınca akraba bahçesinden toplanmış organik elmayla yapılmış sirke içmenin, akabinde Karatay usulune olabildiğince yakın, peynir, yumurta ve zeytin ağırlıklı, mümkünse hiç ama pek mümkün olmadığı için çok az ekmekli bir kahvaltının, ayrıca gün içinde bol bol su içmenin değerini hiçbir şekilde küçümsemiyorum. Küçümsemek ne kelime, elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Ama şurası kesin ki, hiçbir şey sabahın köründe afyonu patlatmak için içilen bir fincan kahvenin yerini tutamıyor. Bir de dışarıda, kanalizasyon borularını yenilmek için bütün  sokağı kazan dev kepçenin gürültüsü varsa değmeyin keyfime.  

win-win vinci

Neyse ki sokağımızın bütün kanalizasyon boruları değişiyor da, mahalledeki son eski binanın dikilip yerine yenisinin yapılmasının üzerinden geçen 6 - 7  ayda eksikliğini hissettiğim kepçe sesine kavuştum. Bu sesi ne kadar sevdiğimi, çalışırken konsantrasyonumu nasıl da artırdığını unutmuşum. Burada tam bir win-win durumu var. Öncelikle, sokağımızın atık su sistemi yenileniyor ki bu önemli bir şey, ona bir lafım olamaz. İkincisi, sabahtan beri devam eden gürültü sayesinde konsantrasyonum tavana zıpladı, o da süper. Sonra bu işin ekonomik ayağı var. Boruları döşeyen kazandı. O borulardan sonra yola asfalt dökecek olan kazandı. Bir de belediyemiz orada durmaz da kaldırımlarımızı yeniden yaptırmaya karar verirse, kaldırımları kaldıran da kazandı. Bir de belediyemiz akıl eder, kaldırımları iyice yukarı kaldırır da hiçbir arabanın park etmesine imkan vermez de vatandaşı hemen iki sokak aşağıda açılan açık otoparka abone olmaya sevk ederse, o otoparkı işleten de kazandı. Süper bir win-w...

bir market macerası

Dün gece, her zamankinden geç gelen çöp kamyonunun aşağıdan gelen gürültüsü eşliğinde mutfakta kendime bir bardak soğuk su doldururken, yaptığım diğer işlere nazaran daha kolay olduğu için teoride çok daha az zamanımı alması gereken bir işin haddinden fazla sürmesine yol açan sürecin o akşam soğan ve yumurta almak için oğlumla birlikte markete gitme maceramıza ne kadar benzediğini düşünüyordum. Asıl ihtiyacımızı daha sonra semt pazarından karşılamak kaydıyla, o akşam yemeğine yetecek ve belki birazcık artacak kadar soğan, ve yanında da, sadece kutusunun üzerinde öyle yazdığı ve fiyatı emsallerine oranla pahalı olduğu için değil; rengi, tadı, bir kap su içindeki duruşu ve kırıp tavaya döktüğümüzde aldığı şekliyle de bizi organik olduğuna ikna eden belirli bir marka yumurtayı almak için, o belirli marka yumurtanın satıldığı belirli bir markete gitmeden önce, benim açımdan belki daha yavaş ama çok daha keyifli geçecek bir market yolculuğu olacağı için, beş buçuk yaşındaki oğluma da beni...

kavanoz dipli dünya

İnsanın keyif aldığı işi yapmasıyla yaptığı işten keyif alması aynı şeylermiş gibi görünse de aslında değildir. Hatta, aralarında dağlar kadar fark vardır. İnsanın keyif aldığı işi yapması, sadece bizimki gibi iş bulmanın sıkıntılı olduğu ekonomiler için değil, bu fikrin çıktığı daha gelişmiş piyasa sistemine sahip ekonomiler için bile bir sanrıdır bence; tıpkı dergilerde ve televizyonlarda görüp imrendiğimiz, onlar gibi olmaya çalıştığımız imkansız vücutlu konu mankenleri gibi. Belki erişmek tamamen imkansız değildir ama 1000 kişi denerse 1 kişi başarılı olur; geriye kalan 999 kişi de "Hata sistemde değil, bende." diyerek bunalıma girer. Oysa, insanın yaptığı işten keyif alması, öğrenilmesi gereken bir disiplindir. Bazen şanslıyızdır, yaptığımız işten gerçekten keyif alırız; ama karmaşık olasılık formüllerini çözmek gibi kulağa pek de eğlenceli gelmeyen bir işle meşgul olmak zorundaysak, bundan keyif almasını öğrenmek zorundayız. Aksi takdirde, hem aklı hem beden sağlımı...

yedek plan

Doların son zamanlardaki düşüş seyri zamanında akıl edip de aldığım 20 doların nominal değerinin hızla erimesine yol açtığı için canımı sıkacak değilim, çünkü yedek planım hazır: kavanoz kapağı üreticiliği. Geçen gün hanımın yaptığı menemenliklerin kapağını kapatmaya çalışırken fark ettim, bu kavanoz kapağı işinde iyi para olmalı. İnsan işte böyle durumlarda "Keşke dolaptaki o helvayı hiç yemeseydim." diye düşünüyor. Ama içim ferah, kavanoz kapağı işi yatarsa, sırada daha dalış maskesi satıcılığı var. O da olmazsa  bitcoin falan alırım belki.

itinalı kavanoz kapağı kapatıcısı

Kavanoz kapağı işinde iyi para varmış. Keşke, askerdeki o çocuğun teklif ettiği iş ailesinin üzüm bağlarında değil de babasının kavanoz kapağı fabrikasında olsaydı da ben " Bir kere daha sorarsa kabul ederim." diyerek gülüp geçmek yerine işi kabul etseydim. Şimdi zengin olmuştum. Ama onun yerine çevirmen oldum; ve şu kadarını söyleyeyim: Bu seçimimden pişman değilim; çünkü beni bugün olduğum kişi yapan şey geçmişteki seçimlerimdir. Alt yazılarda hiç noktalı virgül olmadığını fark ettiniz mi, ey sevgili okur, zira alt yazılar çevirmenin egosunu tatmin etme yeri değildir. Ama öte yandan, itinalı kavanoz kapağı kapatma işinde iyi bir kariyer imkanı görür gibi oldum. Mysql sorgusu yazmaktan arta kalan zamanlarımda buna bir eğilmek lazım.

o son mysql sorgusunu yazmayacaktım

Hangisi daha kötü bilemedim; dışarıda mahalle arasında akşama kadar bağıra çağıra oyun oynayan, zırt pırt çatapat patlatan çocuklar mı, her kırk beş dakikada bir balkona çıkıp çocuklara bağıran yaşlı adam mı, yoksa o yaşlı adamın çıktığı o balkonun bizim evde olması mı? Tabii ki hiçbir şey girdiği evin ambiyansını açıkta peynir unutulmuş mandıraya çeviren çorapların sahibi misafirle boy ölçüşemez ama bence yine de en kötüsü, e koca tatil bitti, koca bayram da bitti, ben neden bu kadar yorgunum olabilir? Biriken işler, sıra fatura kesmeye geldiğinde dikkat edilmesi gereken bir ton ayrıntı içinde boğulmalar falan filan derken, bir de başıma o son mysql sorgusu çıktı. Çevirmen adamım, mysql sorgusuyla falan ne işim olur, o da ayrı mevzu tabii ama o sorguyu istediğim sonucu alacak kıvama bir getireyim, bak gör bakalım işime yarıyor mu yaramıyor mu? Ama biliyorum, yine de hiçbir şey geçen gün berberde kafamı üç numaraya vurdururken televizyonda çaldığını gördüğüm şu şarkı kadar rahatsız...