Küçüklüğümde, babam bana kendi küçüklüğünde televizyon olmadığını söylediğinde bunun çekilir bir hayat olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Televizyonsuz hayat geçer miymiş diye düşünmüştüm. Oysa ki bugün baktığımda, her ne kadar özellikle yaz günlerinde eve girmek bilmeyen çocukların apartmanların arasında yankılanarak dördüncü katın derinliklerine kadar sesleri aksini söylese de, mahalle arasında oynamaya yetişmiş son nesil kabul edildiğim için kendimi şanslı görüyorum; ama bu başka bir hikaye tabii. Sonuçta, geçen gün hastanede bir kadının eşime söylediği gibi, çocukların hepsi ayakları toprağa değmediği için bu kadar sinirli. Bir de muhtemelen kahveden, ama bu da başka hikaye tabii.
Tahmin ediyorum ki, şimdiki çocuklara benim çocukluğumda internet olmadığını söylediğimde onlar da içlerinden benzer şeyleri geçirecektir. "İnternetsiz hayat mı olurmuş?" diyeceklerdir. Oysa bırakın interneti, cep telefonu bile yoktu, ve video denen cihazı tüm özellikleriyle kullanmayı başaranlara dahi gözüyle bakılıyordu, ve hepimizin bildiği üzere, dahi anlamına gelen "de" ayrı yazılır.
İşte internetin olmadığı, hatta cep telefonunun bile olmadığı o günlerde, iyi filmler önce sinemaya gelirdi. Özel televizyon kanallarının bir tek programla bütün akşam kuşağını ucuza kapatabileceklerini henüz keşfetmedikleri o erken dönemlerde bir filmi sinemadan sonra televizyonda da seyretmek mümkündü tabii, ve akabinde videocudan da kiralanabiliyordu; ama sinema salonlarındaki ses ve görüntü kalitesi bugüne oranla çok daha düşük olsa bile, iyi filmi sinemada seyretme keyfi bambaşkaydı.
Al Pacino'nun başrolde oynadığı Kadının Kokusu filmini işte o dönemde sinemaya gidip seyretmiştim. Kör adamı canlandıran Al Pacino'nun araba kullanması, güzel bir kadınla dans etmesi ve filmin sonunda attığı tiratla koca bir okula ahlak dersi vermesi dışında başkaca bir şey hatırlamasam da, aklımda güzel film diye kalmış. Ve işte o tiratta, insan ruhuna dair müthiş bir tespit içeren şu laf aklıma kazındı: "Neyin doğru olduğunu, neyi yapmam gerektiğini her zaman bildim. Hiç şüphe duymadım. Ama hiçbir zaman yapmadım. Çünkü doğru olanı yapmak zordu."
O yüzden biliyorum, dün gece kavanozda kalan o son kurabiyeyi yememem gerekiyordu. O son kurabiye son kurabiye olmadan önceki diğer kurabiyeleri de yememem gerekiyordu. Ama yedim tabii.
Tahmin ediyorum ki, şimdiki çocuklara benim çocukluğumda internet olmadığını söylediğimde onlar da içlerinden benzer şeyleri geçirecektir. "İnternetsiz hayat mı olurmuş?" diyeceklerdir. Oysa bırakın interneti, cep telefonu bile yoktu, ve video denen cihazı tüm özellikleriyle kullanmayı başaranlara dahi gözüyle bakılıyordu, ve hepimizin bildiği üzere, dahi anlamına gelen "de" ayrı yazılır.
İşte internetin olmadığı, hatta cep telefonunun bile olmadığı o günlerde, iyi filmler önce sinemaya gelirdi. Özel televizyon kanallarının bir tek programla bütün akşam kuşağını ucuza kapatabileceklerini henüz keşfetmedikleri o erken dönemlerde bir filmi sinemadan sonra televizyonda da seyretmek mümkündü tabii, ve akabinde videocudan da kiralanabiliyordu; ama sinema salonlarındaki ses ve görüntü kalitesi bugüne oranla çok daha düşük olsa bile, iyi filmi sinemada seyretme keyfi bambaşkaydı.
Al Pacino'nun başrolde oynadığı Kadının Kokusu filmini işte o dönemde sinemaya gidip seyretmiştim. Kör adamı canlandıran Al Pacino'nun araba kullanması, güzel bir kadınla dans etmesi ve filmin sonunda attığı tiratla koca bir okula ahlak dersi vermesi dışında başkaca bir şey hatırlamasam da, aklımda güzel film diye kalmış. Ve işte o tiratta, insan ruhuna dair müthiş bir tespit içeren şu laf aklıma kazındı: "Neyin doğru olduğunu, neyi yapmam gerektiğini her zaman bildim. Hiç şüphe duymadım. Ama hiçbir zaman yapmadım. Çünkü doğru olanı yapmak zordu."
O yüzden biliyorum, dün gece kavanozda kalan o son kurabiyeyi yememem gerekiyordu. O son kurabiye son kurabiye olmadan önceki diğer kurabiyeleri de yememem gerekiyordu. Ama yedim tabii.
Yorumlar
Yorum Gönder